Fotoğrafa bakış
Bütün kızıllığıyla parlayan akşam güneşi,
Savaşta acı çeken bir çocuk,
Gün boyu emeğinin karşılığı olarak sefalet çeken işçi...
Bir insanın duygulanıp, rüyalarında dahi görebileceği türden görselliğe bağlı duygu yoğunlaşmaları .. İnsanoğlu varolduğundan beri izlediği ve etkilendiği görüntüleri başka insanlara aktarma çabası içerisindedir. Taş devrinden kalma mağara duvarlarındaki av resimleriyle başlayan bu macera insanlarda estetik duygusunun artmasıyla resim sanatında ebedileşmiştir. Resim sanatı insanı farklı bir estetik dünyaya taşısa da belgesel yanının güçsüz oluşu, görüntülerin aktarımında araya insan faktörünün girmesi (ki bu görüntünün “olduğu gibi” aktarılmasına engel olmaktadır) ve yapım süresinin uzun olması nedeniyle insanlara görüntüyü yakalama hazzını veremiyordu. Bu hazzın peşinde koşan insanlar ise 2200 yıllık bir uğraş sonucunda ilk defa bir plaka üstüne fotoğrafı elde etmişlerdi.
Fotoğrafın, diğer bir deyişle ışıkla resim çizmenin serüveni M.Ö. IV. Yüzyılda Aristoteles’le başlamıştır. Aristoteles bu yıllarda fotoğraf makinesinin atası kabul edilen Camera Obscura prensiplerinin doğal yansımalarını açıklar. Bir noktadan sonsuz yöne yansıyan ışınların süzülüp, yalnızca bir yöne yansıyanlarının toplanıp bir tabaka üstüne yansıtılması amacıyla kullanılan bu ilkel makinenin kayıtlara geçen ilk kullanımı ise M.S. XI. Yüzyılda gerçekleşmiştir. Bu ilkel makinenin çalışma prensibiyle insan gözünün çalışma prensibi arasında paralellik kurup, insan gözünü kendine kıstas kabul edip Camera Obscura’yı geliştiren kişi ise Leonardo da Vinci’dir. Fakat bütün bu çalışmalar yalnızca yapılan resimlerde; görüntünün gerçeğe daha yakın olmasını ve doğal renklere yakın renkler kullanılmasını sağlamıştır. Görüntü aktarımındaki insan faktörü ise ortadan kaldırılamamıştır. Görüntünün yalnızca kimyasal bir reaksiyon sonucu elde edilebilmesi 1820li yılara rastlar. Joseph Nicephore Niepce, ışığa duyarlı kimyasal maddeler kullanıp, görüntüyü “olduğu gibi” yakalayabilen ilk kişidir. İlk gerçek fotoğrafı 1826 da elde eden Niepce bu buluşunun ticari şeklini de piyasaya süren ilk kişidir. 1826 yılındaki bu gelişmelerden sonra bilimsel gelişimler yüksek bir ivme kazanmış, yaklaşık 113 yıl içinde emülsiyon fotoğrafçılığı(ışığa duyarlı kimyasal etkileşimler sonucu fotoğrafın elde edilmesi.) evrimini tamamlayıp günümüzdeki halini almıştır.
Görüntünün “olduğu gibi” aktarılması 1940ları bulsa da fotoğrafta estetik duygusunun gelişimi ve fotoğrafa bir sanat olarak kullanılması 1900lü yılların başında gerçekleşmiştir. İlk fotoğrafların siyah-beyaz elde edilmesi insanların hayal gücünü çalıştırmıştır. İnsanlar çevrelerindeki nesneleri o güne kadar görmedikleri bir şekilde, siyah-beyaz görmeye başlayınca farklı duygulara kapılmış, deneyselliği yaşamış ve yaratıcı taraflarını ortaya koymuşlardır. O yıllardaki sefaletin ve savaş acılarının insanlık üstüne bıraktığı dramatik etki bu yaratıcılığın doğuşunda şüphesiz çok etkili olmuştur. İcat edildiği yıllarda yalnızca belli bir zümre tarafından zenginlik simgesi olarak kullanılan fotoğraf, yaygınlaştıkça sefaletin ve savaşta çekilen acıların isyan bayrağı olarak kullanılmıştır. Resim sanatındaki dramatizasyon öğeleri bu yıllarda fotoğraf sanatına taşınmış ve bu teknikler kullanılarak toplumu etkileyen fotoğraflar elde edilmiştir. Fakat maalesef toplum göz ardı edilmiş, para ve siyasal güç ağır basmış ve tüm bunların akabinde I. Dünya Savaşı gerçekleşmiştir. Fotoğrafın bu gücü para ve siyasi güç sahipleri tarafından keşfedilmesi ile 2. Dünya savaşı sırasında Fotoğrafın iki yönlü kullanımına tanık oluruz. Fotoğraf bu yıllarda İtalya ve Almanya’da faşizm propagandasında kullanıldığı gibi savaş karşıtı, anti-faşist ve anti-nükleer platformlarda da halkı bilinçlendirmeye yönelik çalışmalarda önemli bir araç olarak kullanılmıştır.
Bu aşamada şöyle bir soru sorulması gerekmektedir. Görüntüyü “olduğu gibi” hapseden, hayatın gerçeklerini yansıtan bir teknoloji niçin sanat olarak kabul edilsin?
Bu soru Camera Obscura’nın yaygın kullanıldığı dönemlerde ortaya çıkmış bir sorudur. Eskiden ressamların görüntüyü tuvale başarıyla aktarmaları bir meziyetken, Camera Obscura sayesinde boya kullanmayı ve çizgi çizmeyi beceren herkesin başarılı resimler yaratabilmesi bu soruyu oluşturmuştur. Hatta böylesine bir yaygınlaşma sonucu resim sanatında bedensel meziyetlere yaratıcılığın da eklendiği sürrealist akımlar doğmuştur.
Sorunun cevabını ararken fotoğrafı ikiye ayırmak gerekir; pencere ve ayna fotoğraflar. Bu benzetmede ayna fotoğraflar nesneyi yalnızca görüntü olarak aktaran fotoğrafları betimlemektedir. Bir Süt şişesinin fotoğrafı çekildiğinde bu fotoğrafa bakanlar fotoğrafta yalnızca bir süt şişesi göreceklerdir. O süt şişesinin şekli ve rengi(fotoğraf siyah-beyaz ise ton farkları) hakkında bilgi sahibi olacaklardır. Fakat süt şişeleme fabrikasında ağır bir işte çalışan bir çocuk işçinin fotoğrafı bize yalnızca o çocuğun ve fabrikadaki makinelerin rengi hakkında fikir vermekle kalmayacak, aynı zamanda o ülkenin sosyal adaletsizliği, çocuk işçilerin dramı, eğitimin önemi .. vb. konularda izleyiciyi bir düşünme dünyasına sürükleyecektir. İnsanların göremediği detayların insanlara aktarılması, Her insanın sahip olduğu fakat güzelliklerinin farkına varamadığı insan vücudunun fotoğrafları, salt görsel güzellik olarak insanların beğenisine sunulmuş fotoğraflar da insanların göremediği ya da görmezden geldiği bir şekilde insanlara sunuluyorsa sanatsal bir değer taşımaktadır. Fotoğrafın hiçbir bedensel yetenek gerektirmemesi ve tamamen çeken insanın iç dünyası ile ilgili olması ise bu sanatı özgünleştirmiştir. Zira içinde film olan bir makineye sahip olan fotoğrafçının bu andan sonra yapması gereken tek fiziksel olay deklanşöre basmaktır. Fakat bu deklanşöre basıştan sonra ortaya çıkan fotoğrafın sanatsal değer taşıması tamamıyla o fotoğrafçının iç dünyası, hayata bakış açısı, yaratıcılığı, düşündürebilme gücü gibi soyut kavramlara bağlıdır.